Parallel Universe... R.H.C.P. (Kısaltma için saygılar Nunu...)
29 Kasım 2007 Perşembe
24 Kasım 2007 Cumartesi
Tepkisizlik...
23 Kasım 2007 Cuma
Cake - Sad Songs and Waltzes
Bu komik işte. Şarkının sözleri neredeyse her Cake şarkısı gibi çok basit ve anlaşılır. Normalde klibi falan yok ama ekteki animasyonu yapmış bir amatör, güzel de olmuş.
Terkedilen yandaş arıyor kendine, sırtını pışpışlayacak, dostum gerçekten haksızlık etmiş sana diyecek, zaman herşeyin ilacıdır klişesini defalarca tekrar edecek birileri gerekiyor terkedilene. Yalnız kalmak isteyenin bile asıl istediği birilerini bulmak "ben yalnız kalmak istiyorum" diyebileceği. İnsanlardan kaçmak için önce kaçacak insanlarınız olması gerekiyor. Tam gaz koşarken bu yüzden dönüp arkamıza bakıyoruz, hatta durup bekliyoruz, acaba arayı çok mu açtım, biraz yaklaşsınlar da öyle kaçayım diye düşünüyoruz. Gelen yoksa birini bulmak lazım, elim sende yapıp tekrar kaçmaya başlamak için.
Ama üzgün şarkılar ve valsler satmıyor artık. Gelen bütün tesellileri boşverin, inlemeleriniz "hit" olmayacak, değerinizi kitleler takdir etmeyecek, hiçbir pışpış, hiçbir yumuşak omuz sizin kendi kendinize hissetmeyi başarabildiğinizden daha iyi hissettirmeyecek. Kimse kimseyi kurtaramıyor, siz de bir başkasını kurtaramazsınız. Herkes kendini kurtarmakla yükümlü önce. Kurtulmak diye de birşey yok aslında, sadece bireysel yaşam mücadelene devam edecek gücü yeniden toplayabilmek kurtulmak sayılıyor.
Asimov'un Vakıf serisinde Gaia adlı bir gezegen vardır. Gezegeni oluşturan canlı cansız bütün varlıklar ortak bir bilinci oluşturur. Bir insanın bilinç içindeki payı elbette bir evin duvarından veya bir salyangozdan daha fazladır ama duvarla salyangoz da varlıklarını hissettirecek etkiye sahiptirler. Düşünün, hiç sır yok, ne hissediyorsanız bütün gezegen aynı anda aynı şeyi hissediyor, bütün acılar, sevinçler, korkular paylaşılıyor. Birini kıskanmanız, karşınızda oturan kızla elinizi tutan kızın haberi olmadan kesişmeniz mümkün değil. Kabul edebileceğiniz bir dünya mı bu?
O zaman sesinizi çıkarmayın, altı milyar yalnız insanın ikamet ettiği dünyamızda suyun üzerinde kalmaya çalışın, gelen bir tekne yok, herkes bata çıka yüzüyor...
Su çok güzel.. gelsenize... (Jaws'tan)
22 Kasım 2007 Perşembe
Placebo - Song to Say Goodbye
Giderken bunları söyleyebilmek mi gerekiyor gerçekten... Nefret aşka göre kolay mı? Yoksa sadece başka bir ifade biçimi mi?
Ve bildiğim bütün oyunlarda daha çok isteyen kazanırken, çok istemenin kaybetmenin yarısı olduğu aşka neden oyun yakıştırması yapılır? Ve hangi oyunda oyuncular acı çeker? Ve hangi oyunda kazanan aslında çok şey kaybetmiştir ve bunun bilincinde olabilir? Ve hangi oyunda kazanan bir üst tura çıkmaz, bir daha oynamak istiyorlarsa kazanan da kaybenden de birinci turdadırlar hala. Ve hangi oyunda iki kazanan varsa ancak oyun iyi oynanmış demektir?
Hangi oyunu kaybeden karşısındakine nefret duymak ister ve bunu beceremez...
18 Kasım 2007 Pazar
Yağmur...
14 Kasım 2007 Çarşamba
Sugar Factory
Anlamsız detaylar baharat gibi galiba... Lezzet için sadece...
Victim of Consequences
Tahmin ettin, müdahale niye etmedin peki diye sorulmaz bu insanlara. Sorulmaz çünkü yine bir dolu laf kalabalığı gelecektir cevap olarak, enerji emer bu tür insanlar, karşısındakinde onunla mücadele edecek, ona kendisinin de hatalı olduğunu gösterecek isteği de enerjiyi de bırakmazlar. Allahından bul denilir ve bunlar ortamdan uzaklaştığı zaman rahat rahat arkalarından konuşulur. Güzeldir bunların arkasından konuşmak, rahatlatır, ferahlatır. Yüzüne söylemekle arasında pek fark da yoktur, nasılsa dinlemeyecektir, boşu boşuna kendinizi germemiş olursunuz.
Böyleleri sizin başınıza da bir sürü dert açar, en çok kefil isteyen bunlardan çıkar, bunlar birikmiş işlerini size yığar, bunlar bulaşığa hiç karışmaz, küllüğü hiç boşaltmaz. Kaderciliğin bu kadarı da fazladır, küllüğü de gelip allah boşaltmaz sonuçta, ev sigara kokarsa bunun nesi consequencedir ve acaba gerçek victim kimdir?
Ne tav olmuşum yahu....
13 Kasım 2007 Salı
Serkan'dan özlü sözler...
Ulan Serkan, alem adamsın...
12 Kasım 2007 Pazartesi
Paralel Evren Kafası...
Paralel evrenler çokça kitapta ve filmde kurgulanan malzemesi bol hatta sınırsız bir kavram. En güzel işlendiği yer olarak Douglas Adams'ın Otostopçu serisini gösterebilirim. İlerlemiş olan teknoloji sayesinde paralel evrenler arasında geçiş yapmanın sorun olmadığı bir dönem ve bunu salakça ticari zihniyetleri için kullanıp bir üründen sadece bir adet üreterek sonsuz paralel evrende satıp zengin olmayı düşünen tipler, dünyayı paralel evrenlerin hepsinde birden ortadan kaldırmak için yapılan sinsi planlar, beyin tokatlayacak miktarda karışık, bir o kadar da keyifli bir bilimkurgu kara mizahı.
Sonsuz paralel evrenin bir tanesinde bir tek atomun diğerlerinden farklı bir şekilde başka bir atomla çarpışmasından oluşan çatallanma nelere sebep olmuyor ki... Belki bir paralel evrende dinozorlarla birlikte yaşıyoruz, belki birinde dodo kuşlarının nesli tükenmemiş, birinde fransız ihtilali olmamış, birinde piramitler yok... Bireye inelim, belki bu evrenlerden birinde benden önce doğan ailenin dördüncü çocuğu vefat etmemiş ve ben hiç doğmamışım, birinde okulu bırakmamışım, birinde bana hayatımın acılarını çektiren insanla hiç tanışmamışım, belki bir evrende o bana aşık deliler gibi ve ben onu süründürüyorum. Bu arada evet, aşk bir zamanlama hatasıdır. Ne bu evrende ne sonsuz paralelinde bir tane bile mutlu aşk yoktur, tüm çatallanan gelişimlerde gerçekten paralel olan tek durum budur.
Paralel veya kesişen, yaşadığımız evren bu işte... Taaa uzaklardan başlayın zoomlamaya, toz zerresi kadar bir galaksinin, toz zerresi kadar bir güneş sisteminde dönen, toz zerresi kadar bir gezegende yaşayan, toz zerresi kadar canlılarız. Evrenin genelinde tamamen ihmal edilebilir bir istatistik değeriz. Kendimize biçtiğimiz değere ne kadar zıt bir durum değil mi? İhmal edilebilirliğini kabul etmek mutluluğun sırrı galiba. Bu dünyayı terkederken varsın beni kimse hatırlamasın diyebilen insan aslında hatırlanması gereken. Ama değiliz işte öyle, en azından ben değilim. Merak edilmek, istenmek, özlenmek istiyorum. Düşünüyor olmak var olduğumu hissetmeme yetmiyor.
Düşünülüyorum, öyleyse varım... Başlığa bak, finale bak, bir daha alkollü yazmasam mı...
9 Kasım 2007 Cuma
Bitmeyen temizlik ürünlerinin yarattığı gerilim...
Sırf bitirmek için, yemek yaparken ellerimi beş kez sabunluyor, diş fırçama reklamlardaki gibi boylu boyunca macun sıkıyor, duşta Europe grubunun tamamına yetecek kadar şampuan kullanıyorum köpük köpük. Obsesyona doğru yürüyorum emin adımlarla...
Pisikoloğum Tyler'ın yorumu: İçindeki aile olma özlemi bu şekilde yüzeye çıkıyor. 30 yıl kalabalık bir ailenin üyesi olarak yaşadın. Buzdolabında bir gün gördüğün yemeği, ertesi gün de görünce şaşırıyordun. Şimdi bir tencere makarnayı üç gün yiyorsun. Tekrar bir aile içinde yer almak istiyorsun ki bu da yanlış birşey değil. Fazla strese sokma kendini. Sabah çıkarken kuru mamamın üzerine de biraz ılık süt dök. Daha lezzetli oluyor...
Üçüncü Tekil Şahıs İçin Diyaloglar - 1 - Önsöz
Aynı tartışmanın içindeki insanların ise elde ettiği tek şey gerilimdir çoğu zaman. Diller kulakları tıkar çünkü, tartışanlar için en çekilmez insan inanmış insandır. İki inanmış insan karşı karşıya geldiklerinde tek dertleri kendi düşüncelerini, kendi inandıklarını karşılarındakine kabul ettirmektir. Genelde ikisi de haklıdır aslında, sadece bu durum onlar için pek alışıldık değildir. Bir doğru başka bir doğruyu engellemelidir onlar için, yanlış kılmalıdır diğerinin söylemini. Böyle iki insanın kudurarak tartışmalarını dinlemenin ise tadına doyum olmaz işte...
Ara ara denk geliriz hepimiz bu ikililere. Bu başlığı gördüğünüzde bilin ki o gün sinsice yaklaşmışım kahramanlarımıza, ilgilenmiyor gibi yapıp kaydetmişim tüm lakırdılarını. İlk örneği bu gece yazabilirim. Yazmayabilirim de, uykum var... Şimdilik dağılın...
8 Kasım 2007 Perşembe
Dışavurum...
Bakmaya doyamadığım çalışması için teşekkür ederek, uzaklardaki arkadaşım Elif'i sevgiyle anıyorum... Thinking without Brain...Elif'in diğer işleri için...
http://elifpalabiyik.blogspot.com/
Sabah depresyonu...
Servisi beklediğim durağı mesken tutmuş el arabasıyla çay ve poğaça satan bir teyze daha var. 30'lu yaşlarında dawn sendromlu oğlu zabıtanın çıkabileceği köşede etrafı kesiyor. Daha önce bir kere el koydu eşyalarına zabıta. Dikkatli olmaları lazım, o durağın ve benim ihtiyacım var sabah oradan içeceğimiz çaya...
Sigaramı aldığım büfe var bir de... Hepi topu ikibuçuk metrekarelik bir yer, içinde bir tabure ve aynı yaşlarda olduğum bir adam. İnsanın üzerine her an devrilebilirmiş gibi duran çeşit çeşit sigara, sakız, bisküviler, henüz dükkanın içine sokmaya fırsat bulamadığı gazete balyalarıysa dışarıda. Yağmur varsa bir panik hali, öyle sana sigara vermekle vakit kaybedemez, yoksa rahat. Sakin sakin açılan balyalar, tane tane gazete aralarına konulan ekler... Her sabah aynı, her gün aynı. Smoke'a gitti aklım... Paul Auster'in senaryosunda, sıradan insanların sıradan hayatlarında bile aslında hiç de sıradan olmayan detaylar. Benim büfecim de acaba her sabah aynı köşenin fotoğrafını çekiyor mudur? Ya da benzer bir rutini var mıdır, kendini her sabah orada olmaya mecbur eden ruhani bir sebebi?
İkiyüz metrelik caddede ikibin farklı hayat var belki. İkibin akla getirilmemeye çalışılan gelecek kaygısı, yediyüz cumartesiyi bekleyen sayısal loto kuponu sahibi, beşyüz şu oğlanı da bir everseydik annesi, üçyüz kredi kartı minimum tutarı ödeyeni, binyüzelli su alan ayakkabı yayası, yüzotuziki subhanekeyi ezberleyemedim, hoca inşallah sözlüye kaldırmaz öğrencisi, kırkiki THY seansı kaçla kapatır yatırımcısı...
Doğduğumuz anda ölmeye başlarız (Erickson). Durdurulamaz, başa alınamaz, geri sayım hayatlarımız (Ben). Bir gün sonraya ertelediğimiz bütün hayallerimiz. Uyuşmuş günü kurtaran beynimiz. Hergün bin defa ölüyor özgür ruhlarımız. Sokayım şiirine de yat zıbar...
