29 Kasım 2007 Perşembe

Nasıl unuturum...

Parallel Universe... R.H.C.P. (Kısaltma için saygılar Nunu...)

24 Kasım 2007 Cumartesi

Tepkisizlik...

Gandhi de otuzbir çekmiştir mutlaka... Acaba kulunçlarına masaj yaptırmış mıdır? Onu bırak da, İngilizler neler kurmuştur kafalarından adam için? Hiçbirşey tabiiki... Tepkisizlik budur...

Sessizlik...

Melekler geçmez her zaman. Bazen gerçekten söylenecek birşey kalmamıştır...

23 Kasım 2007 Cuma

Cake - Sad Songs and Waltzes




Bu komik işte. Şarkının sözleri neredeyse her Cake şarkısı gibi çok basit ve anlaşılır. Normalde klibi falan yok ama ekteki animasyonu yapmış bir amatör, güzel de olmuş.

Terkedilen yandaş arıyor kendine, sırtını pışpışlayacak, dostum gerçekten haksızlık etmiş sana diyecek, zaman herşeyin ilacıdır klişesini defalarca tekrar edecek birileri gerekiyor terkedilene. Yalnız kalmak isteyenin bile asıl istediği birilerini bulmak "ben yalnız kalmak istiyorum" diyebileceği. İnsanlardan kaçmak için önce kaçacak insanlarınız olması gerekiyor. Tam gaz koşarken bu yüzden dönüp arkamıza bakıyoruz, hatta durup bekliyoruz, acaba arayı çok mu açtım, biraz yaklaşsınlar da öyle kaçayım diye düşünüyoruz. Gelen yoksa birini bulmak lazım, elim sende yapıp tekrar kaçmaya başlamak için.

Ama üzgün şarkılar ve valsler satmıyor artık. Gelen bütün tesellileri boşverin, inlemeleriniz "hit" olmayacak, değerinizi kitleler takdir etmeyecek, hiçbir pışpış, hiçbir yumuşak omuz sizin kendi kendinize hissetmeyi başarabildiğinizden daha iyi hissettirmeyecek. Kimse kimseyi kurtaramıyor, siz de bir başkasını kurtaramazsınız. Herkes kendini kurtarmakla yükümlü önce. Kurtulmak diye de birşey yok aslında, sadece bireysel yaşam mücadelene devam edecek gücü yeniden toplayabilmek kurtulmak sayılıyor.

Asimov'un Vakıf serisinde Gaia adlı bir gezegen vardır. Gezegeni oluşturan canlı cansız bütün varlıklar ortak bir bilinci oluşturur. Bir insanın bilinç içindeki payı elbette bir evin duvarından veya bir salyangozdan daha fazladır ama duvarla salyangoz da varlıklarını hissettirecek etkiye sahiptirler. Düşünün, hiç sır yok, ne hissediyorsanız bütün gezegen aynı anda aynı şeyi hissediyor, bütün acılar, sevinçler, korkular paylaşılıyor. Birini kıskanmanız, karşınızda oturan kızla elinizi tutan kızın haberi olmadan kesişmeniz mümkün değil. Kabul edebileceğiniz bir dünya mı bu?

O zaman sesinizi çıkarmayın, altı milyar yalnız insanın ikamet ettiği dünyamızda suyun üzerinde kalmaya çalışın, gelen bir tekne yok, herkes bata çıka yüzüyor...

Su çok güzel.. gelsenize... (Jaws'tan)

22 Kasım 2007 Perşembe

Placebo - Song to Say Goodbye

Giderken bunları söyleyebilmek mi gerekiyor gerçekten... Nefret aşka göre kolay mı? Yoksa sadece başka bir ifade biçimi mi?

Ve bildiğim bütün oyunlarda daha çok isteyen kazanırken, çok istemenin kaybetmenin yarısı olduğu aşka neden oyun yakıştırması yapılır? Ve hangi oyunda oyuncular acı çeker? Ve hangi oyunda kazanan aslında çok şey kaybetmiştir ve bunun bilincinde olabilir? Ve hangi oyunda kazanan bir üst tura çıkmaz, bir daha oynamak istiyorlarsa kazanan da kaybenden de birinci turdadırlar hala. Ve hangi oyunda iki kazanan varsa ancak oyun iyi oynanmış demektir?

Hangi oyunu kaybeden karşısındakine nefret duymak ister ve bunu beceremez...

18 Kasım 2007 Pazar

Yağmur...

damlaları arasında bir koridor buldum. Herkes sırılsıklamdı ama bulduğum geçitte üzerime bir damla su düşmüyordu. Kıvrıla kıvrıla bir yerlere giden bir tüneldi bu. Tünel boyunca yürümeye devam ettim. Gideceğim yere doğru ilerlemiyordu tünel ama bir yere gidiyordu sonuçta. Hem nereye çıkacağını merak ediyordum, hem de ıslanmak istemiyordum açıkçası. Sonra onu gördüm, o da beni... Islak ve yorgundu... Üşümüştü. Neler olduğunu anlamaya çalışarak kupkuru karşısında dikilen adama bakıyordu. Elimi uzattım ve onu tünele çektim. Çantasından çıkardığı kağıt mendille saçlarını kuruladı biraz. Kendini toparlamasını bekledim. Yanyana yürümeye devam ettik sonra. Elini tutmak istiyordum ama izin vermeyeceğini hissediyordum. Tünelimiz bizi bir yerlere sürüklüyordu hala. Birden durdu sonra, yağmura bakıyordu. Sessizliğimizi seviyordum ben ama bozdu işte. "Benim bu tarafa gitmem lazım." "Ne var ki o tarafta?" "Bilmiyorum, ama o tarafa gitmek istiyorum." "Islanacaksın yine." "Olabilir." Ve çıktı tünelden arkasına bile bakmadan. Ben tünelimde yalnızdım yine, yürüdüm. Biraz sağa, biraz sola, sonra biraz daha sola kıvrıldı tünel. Çevremdeki binalar garip bir şekilde tanıdık geliyordu. Tünele girdiğim noktaya geldiğimi anladım. Acaba o neredeydi. Benden ilerdeydi ve benden farklı bir yerdeydi orası kesin. Çünkü bir yerlere varabilmek için aslında ıslanmak gerekiyordu...

14 Kasım 2007 Çarşamba

Sugar Factory

Filmin başından sonuna kadar bir gencin ergenlik sorunlarıyla uğraşıyoruz... Evinin bodrumunda çivi ve çekiçle taşların üzerinde stres atan arkadaş, boşanmış anne baba, uyumsuz okul hayatı, beklenti insanı kız arkadaş gibi bir sürü dertle uğraşıyor. Nerede şugır, nerede faktöri derken elemanın çekiçlediği taşları kesekağıdında biriktirdiğini görüyoruz filmin sonunda. Bir şekilde dvd'sini divx'ini bulanınız varsa lütfen...

Anlamsız detaylar baharat gibi galiba... Lezzet için sadece...

Victim of Consequences

Tav oluduğum insan tipidir. Akibet kurbanı şeklinde çevirelim. Bu dayılar içine düştükleri hiçbir kötü durumdan, başarısız olmaktan, hata yapmaktan kendileri sorumlu değildir. Her türlü sorun, talihsizlik hesapta onları bulur, olan bitenin bir tek kendileri farkındadır, çoğu şeyi aslında önceden tahmin etmişlerdir.

Tahmin ettin, müdahale niye etmedin peki diye sorulmaz bu insanlara. Sorulmaz çünkü yine bir dolu laf kalabalığı gelecektir cevap olarak, enerji emer bu tür insanlar, karşısındakinde onunla mücadele edecek, ona kendisinin de hatalı olduğunu gösterecek isteği de enerjiyi de bırakmazlar. Allahından bul denilir ve bunlar ortamdan uzaklaştığı zaman rahat rahat arkalarından konuşulur. Güzeldir bunların arkasından konuşmak, rahatlatır, ferahlatır. Yüzüne söylemekle arasında pek fark da yoktur, nasılsa dinlemeyecektir, boşu boşuna kendinizi germemiş olursunuz.

Böyleleri sizin başınıza da bir sürü dert açar, en çok kefil isteyen bunlardan çıkar, bunlar birikmiş işlerini size yığar, bunlar bulaşığa hiç karışmaz, küllüğü hiç boşaltmaz. Kaderciliğin bu kadarı da fazladır, küllüğü de gelip allah boşaltmaz sonuçta, ev sigara kokarsa bunun nesi consequencedir ve acaba gerçek victim kimdir?

Ne tav olmuşum yahu....

13 Kasım 2007 Salı

Serkan'dan özlü sözler...

Es kaza kaza olmuş Eşme kazası, koyun gütmeden geliyor encümen azası...
Ulan Serkan, alem adamsın...

12 Kasım 2007 Pazartesi

Paralel Evren Kafası...

Kafam güzelse, bioritmimin akıllı bir günündeysem, gezegenler uygun konumdaysa ve gecenin sonunda yalnız kaldıysam, hala da uykum yoksa, televizyon sarmamışsa, net bayıltmışsa, yani düşünmekten başka çarem kalmadıysa, sağlıklı bir şekilde en fazla 3 dakika düşünebilirim. Sonrası hayal dünyasına yumuşak bir geçiş, farklı olabilecek bir geçmişin tasarlanması, bu farklı geçmiş üzerinden oluşan bambaşka bir gelecek...

Paralel evrenler çokça kitapta ve filmde kurgulanan malzemesi bol hatta sınırsız bir kavram. En güzel işlendiği yer olarak Douglas Adams'ın Otostopçu serisini gösterebilirim. İlerlemiş olan teknoloji sayesinde paralel evrenler arasında geçiş yapmanın sorun olmadığı bir dönem ve bunu salakça ticari zihniyetleri için kullanıp bir üründen sadece bir adet üreterek sonsuz paralel evrende satıp zengin olmayı düşünen tipler, dünyayı paralel evrenlerin hepsinde birden ortadan kaldırmak için yapılan sinsi planlar, beyin tokatlayacak miktarda karışık, bir o kadar da keyifli bir bilimkurgu kara mizahı.

Sonsuz paralel evrenin bir tanesinde bir tek atomun diğerlerinden farklı bir şekilde başka bir atomla çarpışmasından oluşan çatallanma nelere sebep olmuyor ki... Belki bir paralel evrende dinozorlarla birlikte yaşıyoruz, belki birinde dodo kuşlarının nesli tükenmemiş, birinde fransız ihtilali olmamış, birinde piramitler yok... Bireye inelim, belki bu evrenlerden birinde benden önce doğan ailenin dördüncü çocuğu vefat etmemiş ve ben hiç doğmamışım, birinde okulu bırakmamışım, birinde bana hayatımın acılarını çektiren insanla hiç tanışmamışım, belki bir evrende o bana aşık deliler gibi ve ben onu süründürüyorum. Bu arada evet, aşk bir zamanlama hatasıdır. Ne bu evrende ne sonsuz paralelinde bir tane bile mutlu aşk yoktur, tüm çatallanan gelişimlerde gerçekten paralel olan tek durum budur.

Paralel veya kesişen, yaşadığımız evren bu işte... Taaa uzaklardan başlayın zoomlamaya, toz zerresi kadar bir galaksinin, toz zerresi kadar bir güneş sisteminde dönen, toz zerresi kadar bir gezegende yaşayan, toz zerresi kadar canlılarız. Evrenin genelinde tamamen ihmal edilebilir bir istatistik değeriz. Kendimize biçtiğimiz değere ne kadar zıt bir durum değil mi? İhmal edilebilirliğini kabul etmek mutluluğun sırrı galiba. Bu dünyayı terkederken varsın beni kimse hatırlamasın diyebilen insan aslında hatırlanması gereken. Ama değiliz işte öyle, en azından ben değilim. Merak edilmek, istenmek, özlenmek istiyorum. Düşünüyor olmak var olduğumu hissetmeme yetmiyor.

Düşünülüyorum, öyleyse varım... Başlığa bak, finale bak, bir daha alkollü yazmasam mı...

9 Kasım 2007 Cuma

Bitmeyen temizlik ürünlerinin yarattığı gerilim...

Yalnız yaşamak garip şeylere sıkılmayı getirdi yanında. Kullandığım sabunun, şampuanın, diş macununun bitmemesi canımı sıkıyor. Aile içinde aldığım tasarruflu insan olma eğitimi bünyeye öyle yerleşmiş ki, çatlamış bir sabun, sararmış kireç lekesi olmuş bir plastik şişe gördüğümde inanılmaz mutsuz oluyorum ama bir türlü atıp kurtulamıyorum. Sadece üç bıçaklı traş bıçağımı (bu da ne acayip tamlamaymış, bıçaklı bıçak) körelmesini bekleyemeden değiştirebiliyorum ama meret de zaten hiç körelmiyor ki.

Sırf bitirmek için, yemek yaparken ellerimi beş kez sabunluyor, diş fırçama reklamlardaki gibi boylu boyunca macun sıkıyor, duşta Europe grubunun tamamına yetecek kadar şampuan kullanıyorum köpük köpük. Obsesyona doğru yürüyorum emin adımlarla...

Pisikoloğum Tyler'ın yorumu: İçindeki aile olma özlemi bu şekilde yüzeye çıkıyor. 30 yıl kalabalık bir ailenin üyesi olarak yaşadın. Buzdolabında bir gün gördüğün yemeği, ertesi gün de görünce şaşırıyordun. Şimdi bir tencere makarnayı üç gün yiyorsun. Tekrar bir aile içinde yer almak istiyorsun ki bu da yanlış birşey değil. Fazla strese sokma kendini. Sabah çıkarken kuru mamamın üzerine de biraz ılık süt dök. Daha lezzetli oluyor...

Üçüncü Tekil Şahıs İçin Diyaloglar - 1 - Önsöz

Sizi farketmemiş iki kişinin hararetli tartışmasını izlemek kadar öğretici birşey yok dünyada. Kendinize hakim olup ağzınızı açmadan, hatta başınızı bile oynatmayıp gözlerinizle diyaloğu takip ederseniz ve içten içe bir taraf tutmazsanız, kendi kendinize hiç göremediğiniz tespitlerle, bakmayı aklınıza bile getirmediğiniz bakış açılarıyla karşılaşırsınız.

Aynı tartışmanın içindeki insanların ise elde ettiği tek şey gerilimdir çoğu zaman. Diller kulakları tıkar çünkü, tartışanlar için en çekilmez insan inanmış insandır. İki inanmış insan karşı karşıya geldiklerinde tek dertleri kendi düşüncelerini, kendi inandıklarını karşılarındakine kabul ettirmektir. Genelde ikisi de haklıdır aslında, sadece bu durum onlar için pek alışıldık değildir. Bir doğru başka bir doğruyu engellemelidir onlar için, yanlış kılmalıdır diğerinin söylemini. Böyle iki insanın kudurarak tartışmalarını dinlemenin ise tadına doyum olmaz işte...

Ara ara denk geliriz hepimiz bu ikililere. Bu başlığı gördüğünüzde bilin ki o gün sinsice yaklaşmışım kahramanlarımıza, ilgilenmiyor gibi yapıp kaydetmişim tüm lakırdılarını. İlk örneği bu gece yazabilirim. Yazmayabilirim de, uykum var... Şimdilik dağılın...

8 Kasım 2007 Perşembe

Dışavurum...

Bakmaya doyamadığım çalışması için teşekkür ederek, uzaklardaki arkadaşım Elif'i sevgiyle anıyorum... Thinking without Brain...

Elif'in diğer işleri için...
http://elifpalabiyik.blogspot.com/

Sabah depresyonu...

Sabah servis aracına binmek için çarşı tadında bir yoldan yürüyorum. Pasta fırınları çoktan açılmış, kahvaltı veren büfeler de... Diğer dükkanlar yavaş yavaş kaldırıyorlar kepenklerini. Her sabah ama her sabah bir dilenci teyze çoktan cami duvarının dibinde yerini almış oluyor. Aynı ateşli tarzını her sabah koruyarak çok acil bir durum için lazımmış gibi feryat figan para istiyor geçenlerden. Zamanında ne jointler çevirmek için kullanılmış belli olmayan, hippie taşıtı Volkswagen 72 minibüsün arkasında bir amca ekmek dilimlerini hazırlıyor, haşlanmış yumurtaları soyuyor, kavanozdan küçük kaselere bal dolduruyor...

Servisi beklediğim durağı mesken tutmuş el arabasıyla çay ve poğaça satan bir teyze daha var. 30'lu yaşlarında dawn sendromlu oğlu zabıtanın çıkabileceği köşede etrafı kesiyor. Daha önce bir kere el koydu eşyalarına zabıta. Dikkatli olmaları lazım, o durağın ve benim ihtiyacım var sabah oradan içeceğimiz çaya...

Sigaramı aldığım büfe var bir de... Hepi topu ikibuçuk metrekarelik bir yer, içinde bir tabure ve aynı yaşlarda olduğum bir adam. İnsanın üzerine her an devrilebilirmiş gibi duran çeşit çeşit sigara, sakız, bisküviler, henüz dükkanın içine sokmaya fırsat bulamadığı gazete balyalarıysa dışarıda. Yağmur varsa bir panik hali, öyle sana sigara vermekle vakit kaybedemez, yoksa rahat. Sakin sakin açılan balyalar, tane tane gazete aralarına konulan ekler... Her sabah aynı, her gün aynı. Smoke'a gitti aklım... Paul Auster'in senaryosunda, sıradan insanların sıradan hayatlarında bile aslında hiç de sıradan olmayan detaylar. Benim büfecim de acaba her sabah aynı köşenin fotoğrafını çekiyor mudur? Ya da benzer bir rutini var mıdır, kendini her sabah orada olmaya mecbur eden ruhani bir sebebi?

İkiyüz metrelik caddede ikibin farklı hayat var belki. İkibin akla getirilmemeye çalışılan gelecek kaygısı, yediyüz cumartesiyi bekleyen sayısal loto kuponu sahibi, beşyüz şu oğlanı da bir everseydik annesi, üçyüz kredi kartı minimum tutarı ödeyeni, binyüzelli su alan ayakkabı yayası, yüzotuziki subhanekeyi ezberleyemedim, hoca inşallah sözlüye kaldırmaz öğrencisi, kırkiki THY seansı kaçla kapatır yatırımcısı...

Doğduğumuz anda ölmeye başlarız (Erickson). Durdurulamaz, başa alınamaz, geri sayım hayatlarımız (Ben). Bir gün sonraya ertelediğimiz bütün hayallerimiz. Uyuşmuş günü kurtaran beynimiz. Hergün bin defa ölüyor özgür ruhlarımız. Sokayım şiirine de yat zıbar...

5 Kasım 2007 Pazartesi

Para-doks

Galiba paraya taktım bu aralar, parasız olduğumdan sanırım. Gece 03.00'de maç seyretmekle yatıp uyumak sabah işe maymun gibi değil insan gibi gitmek arasında kararsız kalmıştım ya, evde elektrik olması, dicitürkün kesilmemesi, dolayısıyla benim o maçı seyredebilmem için de para gerekiyor onu tespit ettim bugün. Hayatımızdaki benzer bir sürü paradoksun ana kaynağı para işte, ondan mı adı paradoks bu kısır döngünün acaba. Aslında parasucks olsaymış daha iyiymiş. Paranormal, parapsikoloji, paradigma, parametre, paratoner ne peki o zaman. Paranın beş para etmediği bir paralel evrene geçmek için kendini paralayan bilim adamı hedefine ulaşırsa orada da bilim adamı mı olur parazit mi? Paranın hiç manası yoksa kıvırcık saçlarını paramanayla toplamak zorunda mıdır orada da sekreterler? İnsanları avlamak için oltanın ucuna para takılamıyorsa bir gezegende, balıklar paraketeye gelirler mi? Paravan olarak kullanılmayan bir toplumda herkesin karavanı mı vardır, dünyayı gezmemiş birine garip gözle mi bakarlar? Futbolcular parantez bacaklı mıdır yine yoksa sağlık için midir spor? Paraşütle istila için mi atlar askerler yoksa Ölüdeniz'i mi seyreder siviller? Ve bilim adamı aslında mutsuz olmaz mı böyle bir dünyada? O kendi evrenimizde hırsın, tutkunun, rekabetin, başarma azminin içine doğmamış mıdır? Herkesle bir olmak, aradan sıyrılamamak, biraz daha yukarıdan bakamamak ters gelmez mi 5 yıl üniversiteye, 2 yıl master'a, 3 yıl doktoraya? Geri döndüğünde getirdiği mesaj ne olur? Ey insanlar! Herkesin eşit haklara ve eşit hayatlara sahip olabileceği bir hayat kurabiliriz! Bu kurabiye ona ömür boyu yeter. Zaten bir insan ne ister ki ömür boyu peşinden koşturabileceği bir hedeften başka...

4 Kasım 2007 Pazar

para kazanmak

pazar gecesi... nip/tuck izlemekle gömleklerimi ütülemek, gece 3.00'deki maçı beklemekle yatıp uyumak, sakal traşı olmakla saçlarımı boyamak arasındaki tercihlerimi belirleyen ufak anlamsız kağıt parçalarına para diyoruz. bu anlamsız şeyleri yakarak ısınıyoruz, birilerine verip bir çatı altına giriyoruz, makinelere atıp serinliyoruz. direk olmasa bile güzel bir sevişme için bile bunlardan epeyce kullanıyoruz. birileri bize yenilerini versin diye ya sevmediğimiz birşeyi yapıyoruz ya sevdiğimiz birşeyi artık sevemez oluyoruz. bir başkasına kaptırıyoruz üzülüyoruz, biz kapıyoruz seviniyoruz. haftada beş gün günde 8 saat belki daha fazla sadece cebimizdeki kağıt parçacıkları, hoş artık cebimizde de değil, kilometrelerce uzakta başka bir yerde, biz onun da sanalına sahibiz, artsın diye uğraşıyoruz. başarının da ölçüsü, başarısızlığın da, gücün de kaynağı güçsüzlüğün de. onu reddederek yaşamak mümkün belki ama bu cesaret kimde var ya da kim o kadar nefret ediyor ondan. sevmiyor muyuz maaş günlerimizi, satış primlerimizi, kışlığın cebinden çıkan yirmiliği. ilk gençliğimin formülü, kazanmak için harcadığın zamandan fazlasını harcamak için harcıyorsan kazanmışsın demektir. tutmadı formül şimdilik, kaybettim o zaman, kazanmak için mi çok zaman harcadım acaba, yoksa harcarken mi acele ettim. yoksa formül mü hatalı, asla harcayacağından fazla kazanamıyor musun gerçekten... kıl oldum kendime de yazdıklarıma da. mini bir başkaldırının eşiğindeyim... saçlarımı boyamayacağım belki ama bu gece o maçı seyredeceğim. üçlü prizi getirip bir iki de gömlek ütülerim hem...

3 Kasım 2007 Cumartesi

Observeant ne yahu???

Gözlem yapan karınca... Obsesif bir uşak... Obser ve yemini... Ben de bilmiyorum ki, bir blog yaptım içine ne koyacağımı da pek bilmiyorum aslında... Arada beni etkileyen kişi ve olayları yazarım, film kareleri veya dialogları eklerim, kitaplardan alıntı yaparım, apolitik tavrımla gündeme laf sokarım... Birşeyler yapılır işte... Herkese selam şimdilik, konular açıldıkça atladığım veya bilmediğim birşeyler çıkarsa ellerinizden öper... Katılımsız takılmayın....