28 Temmuz 2008 Pazartesi

Hope... Başındaki replik hariç... Bu da benden ;)

When you look at me
From your own century
I may seem to be
Strange archeology
But when the winds blow
From this direction
You may sense me there
In your reflection
I think I feel you
But I will never know
As the swallows leave
And the children grow

I wanted to live forever
The same is you will too
I wanted to live forever
And everybody knew

When I caught you there
In tomorrows mirror
I thought felt you
Jump out of my skin
Throwing oil into
My blazing memories
Filling empty footsteps
I was standing in

I wanted to live forever
The same as you will too
I wanted to live forever
And everybody knew

As the falling rain
Of the northern jungle
Hanging droplets on the leaves
Bombards my brain
I hear you
Across the room
A sea of daffodils spring into bloom
You are the mist
The frost across my window pane
And again

She moves her body
And her whispers weave
And the world spins
And tells me that I'll never want to leave

As I think of you
From this dark century
I will always be
With generosity
That we both may share
The hope in hearing
That we're not just
Spirits disappearing

27 Temmuz 2008 Pazar

Stewie Wonder - For Once in My Life

Birisi için bağıra çağıra Stewie söylemek istiyorum, yanlış mı???

For once in my life I have someone who needs me
Someone I've needed so long
For once, unafraid, I can go where life leads me
Somehow I know I'll be strong

For once I can touch what my heart used to dream of
Long before I knew
Oooh Someone warm like you
Would make my dream come true

Yeah yeah yeah

For once in my life I won't let sorrow hurt me
Not like it hurt me before
For once, I have something I know won't desert me
I'm not alone anymore

For once, I can say, this is mine, you can't take it
As long as I know I have love, I can make it
For once in my life, I have someone who needs me

HE He He Hey yeah
ooh baby ooh baby

For once in my life I won't let sorrow hurt me
Not like it hurt me before
For once, I have something I know won't desert me
I'm not alone anymore

For once, I can say, this is mine, you can't take it
Long as I know I have love, I can make it
For once in my life, I have someone who needs me

For once in my life
Yeah Somebody like my
Ooh baby

Bu yaz Park Ormandaydılar...

Massive Attack...


Testament...


Pentagram...



Orphaned Land...



26 Temmuz 2008 Cumartesi

Savarona...


Vapurdan gördüm, ne kadar güzelmiş...

Bir Kitap / Bir Film


Temmuz kargamecmua'da yer bulmayan yazıdır... (içimde kalmasın...)

Cool, Bir Tavrın Anatomisi (Cool Rules, Anatomy of an Attitude)

Öncelikle belirtmem gereken katılamadığım bir toplantıda “itidal” konu başlığının kim tarafından nasıl ortaya atıldığı ve ne şekilde kabul edildiğinin benim için ömür boyu bir sır olarak kalacağı. Bir e-postada konuyu öğrendikten sonra, konunun ne demek olduğunu öğrenmek için bir de sözlüğe ihtiyaç duymak yazı yazmaya çalışan biri için oldukça yıpratıcı.

“İtidal”in sözlük anlamını öğrendikten sonra bir de kendi anladığımı düşünmem gerekti. Çoğu durum ve duruş gibi itidal de kişisel ve toplumsal olarak benzer ama ayrı şekillerde ele alınabilirdi. Bireysel itidal durumu nedense “Cool” kavramını çağrıştırdı bana ve bir arkadaşımın yakın zamanda okuduğu benim de şöyle bir göz gezdirip okunacaklar listeme aldığım bir kitaptan bahsetmek kaçınılmaz oldu bir anda.

“Cool, Bir Tavrın Anatomisi” Ayrıntı Yayınlarından 2002 yılında Lacivert Kitaplar Dizisi’nin onuncu kitabı olarak basılmış. İki yazardan ilki Dick Pountain 1969’dan bu tarihe kadar yayın dünyasında yazarlık, eleştirmenlik, editörlük gibi görevler üstlenmiş, diğeri David Robins ise akademik bir kariyere yönelerek yazılı ürünlerini hep bu kariyer çerçevesinde oluşturmuş aile babaları. Zaten kitabın önsözünde bu işe kalkışmalarının sebebi olarak “yakın yaşlardaki çocuklarının “Cool” terimini kullanış biçimleri ve bu biçimin kendi gençliklerindeki kullanımdan nasıl olup da bu kadar farklılaştığını çözmek” şeklinde belirtmişler.

Kitabın kendi cümleleriyle yapılan iş aslında “geniş kapsamlı sosyal bilimsel bir araştırma” iddiası taşımıyor. Başlangıçta son 50 yıldaki popüler kültür evrimine ışık tutmak için “Cool”dan nasıl yararlanırızı düşünen eser sahipleri konuyu eşeledikçe bu tavrın Afrika ve Avrupa’daki tamamen farklı köklerinden nasıl filizlenip her dönemdeki altkültürlerde nasıl şekillendiğini, kölelik, savaşlar, ekonomik krizlerle yoğrulan toplumlarda “Cool” görünmenin nasıl bir savunma mekanizması haline geldiğini son derece akıcı bir dille (Çevirmen Aslı Ağca’nın da hakkını vermek lazım) okuyucuya aktarıyor.

Kitabın ana fikri veya vardığı sonuçla ilgili bir şey tabii ki söylemeyeceğim, ilgi çekici birkaç örnek verebilirim sadece. Günümüz “Cool”unun kendini sistemin dışında gösterme eğilimi üzerine satır arasında yapılmış küçük bir yorum;

Kapitalist eğilimli dünyamızda maddi başarı ve rekabet sistemin doğrularıdır. Cool bunların içinde olmayı reddeder. Bu reddedişe karşı kitapta verilen örnek Poker. Bir grup insanın aksesuar olarak bir deste kâğıt kullanıp aslında “Cool”luklarını rekabete taşıdıkları yanında da maddi kazanç sağladıkları bir oyun. Çok kısa geçmesine rağmen bu örnek güncel “Cool” ile ilgili çok şey anlattı bana. Önümde duran bir şeye farklı gözle bakmamı sağladı. Zaten bir kitabın yapması gereken de bu değil midir?

Cool tavır ve müzik, moda, politika, şiddet, suç ilişkileri birazda kronolojik sırayla kitap içinde ince ince işleniyor. Yakın tarihten “Cool” karakterler, cool evler, cool eylemlerle ilgili çokça hatırlatma mevcut, ve tabii her dönemin “Cool aksesuarı” güneş gözlüğü.

Açıkçası ilk kez bir kitap hakkında yazıyorum ve izninizle final cümlelerimi klişelerden seçeceğim. Ben çok keyif aldım, mutlaka okunması gereken bir eser… Çok da cool olmuş…


Ben bu yazıyı yazarken televizyonda BKM Mutfak’ın bir skeci vardı. Hatırladığım şekliyle aktarıyorum:

- Beyefendi bu telefon elinizdekinden farklı, bir kere çok cool… Siz… Cool musunuz?
- Hepimiz Allahın bir kuluyuz tabii de, ne kadar?


Orada Olmayan Adam (The Man Who wasn’t There)

İtidal bende soğukkanlılık, sükûnet, cool olma, sigara ve güneş gözlüğü gibi çağrışımlar yaptıkça hazır bir de kendi çağrışımlarımla ilgili bir kitaptan bahsetmişken ısınmış parmaklarımı sinema dünyasına da uzatayım, bu mutedil insanlar beyazperdede nasıl yorumlanmış bir de o konuda atıp tutayım istedim. İzlediğim kahramanları gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçirirken vardığım sonuç ne kadar da sıkıcıydı! Nasıl olmuştu da daha önce Uzak Doğu’nun uçan karakterlerinden tutun da Avrupa’ nın orta yaşlı romantiklerinin, oradan da Hollywood’un ister hırsız ister seri katil ister sert kanun adamı bütün yakışıklılarının, hatta kendi sinemamızdaki kamyon şoförlerinin bile itidal sahibi olmaya methiyeler düzdüğünü fark etmemiştim!? Kan kaybından ölmelerine beş saniye kalmışken hala doğruluk nutukları atabilen, çatışmanın en sıcak anında olmadık bir espri patlatan, 25 kişiyi biçtikten sonra nefes alışları hala düzenli olan, bowling topunu fırlattıktan sonra arkalarını dönüp yürüyen ( Böyle bir sahne yok aslında ama hep özendiğim bir harekettir) sentetik karakterler sürüsüydü karşımda duran.

Mutedil yaşamaya pek sıcak bakmayan bir insan olarak hiç birini anlatmaya gönlüm razı olmadı ama biraz daha düşününce aradan taraflı tutumuma uygun bir film çıkarabildim. Soğukkanlılığın her zaman hayırlara vesile olmadığını, bazı durumlarda erdem bile sayılmamasının gerektiğini, çok tepkisiz kalınca başkalarının etkilerinin ve tepkilerinin hayatımızı nasıl da içinden çıkılmaz bir hale sokacağını anlatan bir film.

Orada Olmayan Adam Coen kardeşlerin 2001 tarihli yeni kuşak kara film (neo-noir) denilen türe mensup bir ürünü. Billy Bob Thornton, Coen’lerin kadrolu oyuncusu Frances McDormand, James Gandolfini ve çıtır çıtır bir Scarlett Johansson’dan oluşmuş kadrosu, gri tonlarının ve ışığın mükemmel kullanımı ve kusursuz senaryosu ile bu siyah beyaz filmin gösterime girer girmez başyapıt olarak yorumlandığını ve Cannes Festivalinde biraderlere bir Altın Palmiye (En İyi Yönetmen) kazandırdığını da hatırlıyoruz.

Biraz buraya kadar fazla çenem düştüğünden, biraz da bu ayın dergisinde yazı fazlalığı olduğuna dair aldığım duyumlardan ötürü buradan sonrasını ateş eder gibi yazacağım.

Erkek berberi Ed Crane (Thornton) ağzından sigarayı düşürmeyen, hayatından pek de memnun olmayan ama gidişata kendi başına dur diyebilecek gücü de olmayan, kendini olayların akışına bırakmış, bir yerden bir imkan çıksa da küfeyi doldursak diye susta bekleyen bir adamdır. Thornton öyle bir karakter çizer ki bu rolde, kendimizi bu karakterle özdeşleştiremeyiz, o bizim olmak istemediğimiz ama belki de çoktan olduğumuz insandır çünkü. Günün birinde pek namuslu bir insana benzemeyen bir adam çıkar karşısına ve bir kuru temizleme dükkanına ortak olmasını teklif eder. Gerekli parayı karısıyla yattığını bildiği ama o ana kadar hiç sesini çıkarmadığı “en yakın” arkadaşından (aynı zamanda karısının patronu, para gani) isimsiz şantaj yaparak sızdırmaya kalkışır. Olaylar hiç de beklediği gibi gelişmez standart film özeti cümlesini takiben, her beklenmedik durumdan tepkisizliğini koruyarak kurtulduğunu gördüğümüz adamımızın aynı tepkisizliği finalde sökmez.
Filmin henüz girişinde hayatın bir özeti vardı sanki. Kendi kontrolümüzde olmayan seyircisi olduğumuz bir hayatın…

- Evet, bir berber dükkanında çalıştım. Ama hiçbir zaman kendimi bir berber olarak düşünmedim. Kendimi içinde buluverdim, daha doğrusu kendimi onunla evlenmiş buldum. Benim işletmem değildi. Dostların dediği gibi, yalnızca burada çalışıyorum...

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Kişisel Blog Tarihimdeki En İçten Yazı

Ne çektiysem şu kararsız hatunlardan çektim ammuna koyiiiim...

21 Nisan 2008 Pazartesi

Mayıs Ayı

Aşağıdaki süper çalışma kargamecmua mayıs sayısındaki bir yazı için bir arkadaş tarafından çizildi. Bir kez de buradan teşekkür... Yazı için dergiyi beklemek lazım...

Bu arada kargamecmua nisan sayısı da çoktaan çıktı. Bende fazla bir numara yok ama dergi süper olmuş. Dosya konusu ayrı bir bölümde toplanmış kısa kısa yazılardan oluşuyor. Her biri diğerinden leziz.Facebook'ta kargamecmua grubunun tahtasında derginin nerelerde bulunabileceği liste şeklinde var.

10 Nisan 2008 Perşembe

Lost in Transmisson

kargamecmua Nisan sayısında yayınlanan yazının tam sürümüdür.

Bende var! Bir download bağımlısını bu cümleyi kurmaktan aldığı hazzı saklayamamasından tanıyabilirsiniz. Kesin emin olmak isterseniz, hemen ardından yönelteceğiniz yorum sorusu size yardımcı olacaktır. Görelim;

- Death Proof’un DVD’si çıkmış…
- Bende var!
- Müzikler yine süper olmuş değil mi? Quentin işte yaa… Down in Mexico nasıl?
- Eee… İndirdim ama daha seyretmedim.

Kolay elde etmenin büyüsüne kapılmaktır download bağımlılığı. Bu illete yakalananlar, işlerine yarasın yaramasın bütün “warez”leri, sadece bir şarkısını dinledikleri grubun 30 yıllık diskografisini, asla seyretmeyecekleri eski siyah beyaz filmleri, sadece nette var diye, düşünmeden indirirler. Bilgisayarlarında her türlü download hızlandırıcı, p2p yazılımı, “sık kullanılanlar”ında bütün kayda değer download forumlarının linkleri bulunur. Rar, zip, tar.gz, sit, avi, pdf gibi bütün dosya uzantılarını ve ilişkili codeclerle yazılımların hepsini ezbere bilirler. Üç aylık Premium Rapidshare hesaplarını iki haftada bir yenilemek zorunda kalırlar. Rapget listelerinde altı ay kesintisiz indirseler bitiremeyecekleri kadar dosya olsa bile, gece geç saatlere kadar yenilerini eklemek için uğraşıp dururlar.

Bağımlılığın ilerlemiş halinde inen dosyaların gözle takibi önem kazanır. DB farklı download pencerelerinde dosyaların byte byte sabit diskine kavuşmasıyla yaşadığı hazzı, “download completed” mesajının ekranda belirmesiyle doruğa çıkarır. Bu orgazmik periyot hassas bir denge gerektirir. Yavaş değişen yüzdeler veya uzun aralıklarla tamamlanan dosyalar yaşanan tatmini azaltacağından, çoğu download bağımlısı aynı anda üçten fazla dosya indirmez. Ancak bir seferde tek dosya indireni hiç görülmemiştir.

DB’lerin arşivcilik yetenekleri gelişmemiştir. İndirdikleri divx’leri yönetmene, mp3’leri müzik türüne, yazılımları kullanım alanına göre sınıflandırıp DVD’ye çekmek gibi bir niyetleri hep vardır ama hayata geçiremezler. Bunun yerine sabit diskleri iyice şiştiğinde, indirdiklerine bir göz atıp, çok da fazla irdelemeden bir kısmını siliverme yöntemini kullanırlar. Hatta 40 saniyelik bir mastürbasyon seansından sonra (ki tüm bir Vivid arşivinin bir seferde en fazla bu kadarını seyretmişlerdir) yaşanan klasik depresif pişmanlık anında 60 gigabyte’lık XXX klasörünü shift+delete ile silip, bir 40 sn daha sonra hormonal denge yerine geldiğinde kendi yaptığına inanamayarak ekran karşısında acıyla haykırmak gibi bazı DB’lerin deneyimlediği bir tür kısa devrenin de varlığından söz edilmektedir.

DB’ler bilgisayarlarını yatak odalarına alırlar veya bilgisayarın olduğu odada yatarlar. Uykuya dalma anlarında göz ucuyla modem sinyallerini kontrol ediyor pozisyonda oldukları için genelde boyun ve sırt ağrılarından şikâyetçidirler. İçinde en az üç tane fanın döndüğü sesli bir meretle bu kadar yakın olmak uykularını kısa ve sıkıntılı hale getirir. Dip gürültüsü yüzünden gördükleri rüyalarda ya karanlık bir tepede rüzgârın uğultusundan kendi çığlıklarını duyamazlar ya da dev bir elektrikli süpürgeden kaçarlar. Rüyalarında gözü rahatsız edecek kadar parlak bir ışık da varsa, bu monitörü de açık bıraktıklarını gösterir.

24 saat çalışan PC’nin yarattığı gerilimden DB’nin beslediği evcil hayvan da nasibini alır. Konuk olarak gittiğiniz evde, ilerlemiş yaşına rağmen bilinçsizce sağa sola koşturan, kabloları kemiren, modemin yanıp sönen ışıklarını pençeleyen bir kedi varsa, bilin ki ev sahibi bir DB’dir. Bazı DB’ler konudan o kadar muzdariptir ki, kablolara limon sürmek, modemin üzerine havlu koymak gibi taktikler geliştirmek zorunda kalmışlardır.

Başta da söylediğimiz gibi, download bağımlılığı son yıllarda hazmedilemeyecek hızda gelişen iletişim teknolojisinin, buna bağlı “her şeye” ulaşma yeteneğindeki sınırsızlığın, ele geçirmeyi, sahip olmayı hedef gösterip, sonrasına karışmayan fast food kültürünün ürünü bir hastalıktır. Genel anlamda internete yönelik bağımlılıklar “internetten alışveriş”, “chat”, “multiplayer oyunları” gibi başlıklar altında toplanabilir ve bu koşulların içine doğan kuşağı bir şekilde avucuna almıştır. Ne var ki, en kronik download bağımlıları bu yeni kuşaktan değil, zamanında radyo başında bir eli “rec” tuşuna basmaya hazır, kaset yapmaya uğraşan, ilk ergenlik heyecanlarını Fırt Dergisinin iç kapağını görünce yaşayan, yazlık sinemaların tahta sandalyelerinde iki hafta boyunca her gece Ghostbusters seyredip aynı keyfi alan bir önceki kuşaktan çıkar.
Bu bağımlılığın tedavisinin pek mümkün olduğu söylenemez. Ancak hastaya konu hakkında bir yazı yazdırıp, hayatını nasıl harcadığı gerçeğiyle yüzleşmesini sağlamak hastalık seyrini kısa süre için de olsa hafifletebilir.

6 Nisan 2008 Pazar

Alan Parson's Project Live


Geldiler... Oturarak seyrettik...



28 Mart 2008 Cuma

kite runner...


Süper değil, müzikleri iyi, ama içerken dinlemeyin, bir anda ilahi başlayıp insanı farklı ruh hallerine itekliyor...

Juno Soundtrack - Anyone Else But You - Michael Cera and Ellen Page

Ne tatlı bi söz... Başkalarının başkalarında ne bulduğunu anlamıyorum :)

İkisine de sarılırım... (aynasilgisi'ne saygıyla)

13 Mart 2008 Perşembe

Özlü...

Hayatınızda kendine yer beğenemeyen birinin hayallerinizde de yeri yoktur.

Ben söyledim...

26 Şubat 2008 Salı

Kısmetsiz...

Krock kapandı....

25 Şubat 2008 Pazartesi

Orjinaline Sadık Kalmayan Hazır Çorba

Hayatta hiç birşeyi olduğu gibi kabullenemiyorum. Hep bir parmaklayasım, yeni bir yorum katasım, başka açıdan değerlendiresim geliyor. Çok faydasını gördüm açıkçası. Her fikri, her anlatılanı doğru kabul etmenin değil de, önce yanlış veya eksikmiş gibi düşünmenin getirdikleri oldu genelde...

Bana sorulan sorulara cevap vermeden önce, sorunun ne kadar mantıklı olduğunu sorguladım. Daha iyi sorulabilir miydi ya da bu soru bendeki neyi ölçmeye yönelik diye bir soru daha sordum kendime...

İncir çekirdeğine sığmayacak konularda bile yaptım bunu. Pipo içtim mesela, gidip adam gibi bir marka tütün alamadım. Onu al, bunu al, karıştır birbirine, içine elma kabuğu koy nargile hesabı. Veya gidip de bir markalı bilgisayar alama hiç ya da hazır toplanmış bir paket. İnadına parça parça al herşeyi, sen monte et, yorum kat, neyine katacaksan...

Mutfak malzemeleriyle de sınır tanımadım. Elma dilimli tavuk duydum ya, hemen geliştireyim, elma püresiyle de güzel olur diye. İnternetten bulduğum bir tarife bile uyamadım harfi harfine...

Kendimden şüphe ediyorum yine. Olmuş birşey benim çocukluğumda veya önceki hayatımda, verildiği gibi alıp kabul etmeyi bir türlü öğrenemiyorum. Çoğu zaman orjinali bana ait olan şeylere bile sonra müdahale edesim geliyor. İyi ki çok zengin değilim. Al bir tane Monet tablosu, sonra fırçayla giriş, kabus gibi...

Ama kardeşim, poşetteki hazır çorbaya ne müdahale edersin. Böyle daha güzel olabilir diye içine tereyağı koymak, hadi onu geçtim, tencereye önce kuru kuru makarna atıp çorbayı onun üstüne yapmak nedir? Bak mundar oldu bir tencere yayla çorbası, yine sucuklu kaşarlı tosta talim...

Yazarken seyrettim, Oscar törenlerinin reklam arası...Siz kardeşsiniz evlenemezsiniz... Skandal repliği... Çok gülüyorum ben bu reklama...

19 Şubat 2008 Salı

Arkadaşım...

Aşağıdaki olaylar tamamen gerçektir...

- Şu şarkıyı kim söylüyodu hatırlıyo musun? Kim çözer bu deli kördüğümüüü, bir tutam küle döndüğümüüü, ellerin bana sarılmazsaaa, kim bilir benim yandığımıııı

-Haa dur dur... Boya-Ora...
.........

- Şeri şeri leydiyi hatırlıyon mu lan?

- Hatırlamam mı ooolum...

- Modern Talking...

- Haa eveeet... Hatta Türk grubu da vardı taklidi...

- ?!?!

- Tabi olum hatırlasana, dur söyliycem...

- İlk kez duyuyorum...

- Neydi hah buldum... Modern Talk Üçlüsü...

-Puaaah!! Allah tependen baksın, ne sallıyon beaa!!!

Pushing Daisies başlıyor...

9 Şubat 2008 Cumartesi

Şizofren değilim, işte ispatı...

Kimsenin görmediği kedim Liv Tyler Durden (İsim uzun hikaye)... Alttan görünen kot pantolon bana ait. İçinde de bacağım var...

Belki blogum da yoktur, o ayrı mesele... Yeni bir hastalık keşfettim, şizofreni paranoyası...

Caramel...

Bir önceki "The truth about cats and dogs" filminden bir şarkıydı aynı zamanda. Howard Shore diye bir adam var, OST'den sorumlu Devlet Bakanı diyebiliriz kendisine. İyi bir besteci olmakla birlikte, bence daha iyi bir derleyici. Söz konusu filmin de en can alıcı özelliği sanırım derleme OST'siydi... O derlemenin en güzel şarkısı da tabiiki...

8 Şubat 2008 Cuma

trainspotting

anlamını sordum bir ingilize, bilmiyorum dedi. anlattım. türk kahvesine "sweet" dedi. "optional" dedim. "how" dedi, ingilizcemin bittiği an...

5 Şubat 2008 Salı

Fog, Frog, Fork....

İstanbul'u gezen Fransız turist kafilesi yoğun sis yüzünden arabaları göremeyip ezilen kurbağaların başına çatallarıyla dikilmişlerdi...

3 Şubat 2008 Pazar

Şampiyonların Kahvaltısı

1 pazar günü
1 akşamdan kalma beyin
1 güzel ev
1 geniş mutfak
1 büyük çaydanlık
1 kültablası
1 sürü peynir
1 deneysel salata tabağı
1 özenme
1 bezenme
1 sevimli köpek
2 çıtı pıtı arkadaş

afiyet olsun...

30 Ocak 2008 Çarşamba

Yedek...ve Crowe Sineması


Bir arkadaşım Elizabethtown'ı hatırlattı bugün (filmin resmi sitesi, arka planda OST var). Tür olarak sıvışık bulduğum ama nerdeyse bütün örneklerini seyrettiğim romantik komedilerin yeni sayılabileceklerinden.

Singles gibi benim kuşağımın çarpıcı filmlerinden birinin (Mother Love Bone, oduncu gömlek, grunge günleri), ayrıca Jerry Maguire'ın ve tabii ki Vanilla Sky'ın (Amenabar'ın Abre Los Ojos'u, Amerikan çevrimi) yönetmeni Cameron Crowe'un son filmi, yönetmenin saydığım bütün filmlerindeki gibi hayata ve ilişkilere dair mükemmel diyaloglar sunuyor bize. Filmografiye şöyle bir bakınca farkettim aslında, insanı kendi hayatını ve ilişkilerini gözden geçirmeye yöneltiyor Crowe.

Örnekler :

Singles'dan, kız arkadaşının hamile olduğunu öğrenen ve evlenme teklifini saçma sapan bir şekilde beceremeyen Steve, Linda'nın telesekretere şu konuşmayı yapar...

Steve: Linda, uh, it's me. I had to call you. It's about midnight. I was just having many beers. And, uh, I just wanted to say what i should have said at the dock. I fucking chickened out when I acted casual, like mr. casual. I should have said it. You...belong...with...me! We belong together. and what really pisses me off is that, now that we're really talking, you thought I proposed to you only because you were pregnant. What's that about! I mean...Hey, this is not the bathroom! And you know maybe if i had said some of these things at the dock it would have made a difference because, but i think we made a big mistake because, we had good times and we had bad times, but we had times. And I would like to start over. I would like to be new to you. I want to be new to you. I want to be mr. new. So call me back if you want to. but this is the last time I'll call. and, if you really needed to know how i feel, how i really feel, that's how i feel. i love you. and that's something you should know, so i won't bother you again. so, good night. and good bye. and call me back. Good bye...

Zordur birşeyi söylemeye mecbur görünürken söylediğin şeyi gerçekten istediğin için söylediğini ispat etmek...

Jerry Maguire'dan, Cuba Gooding Jr.ın çıplak olduğu, "Show me the money" sahnesini (ki cümle sahibine Oscar getirmiştir) hatırlamayanınız yoktur herhalde. Ama benim cümlem Dorothy (Renée Zellweger) ve Jerry (Tom Cruise) arasındaki şu diyalogta saklı.

Jerry: What do you want from me? My soul?
Dorothy: Why not? I deserve that much.
Jerry: This is going to change everything.
Dorothy: Promise?
Jerry: I won't let you get rid of me.
Jerry: I love you. You... you complete me. And I just...
Dorothy: Shut up, just shut up. You had me at "hello".

Hayatınız boyunca yarım hissetmek... ve sonunda bir bütün...

Vanilla Sky'dan "Fuck Buddy" diyaloğu da çok güzeldir. Çok yazdığım ve aslında yazmak istediğim şeyin yanına bile yaklaşamadığım için onu geçiyorum şimdilik. Özetle, cinsel paylaşım temeline oturmuş bir arkadaşlığın kritiğidir. Tez "Fuck Buddy"nin yalan bir ilişki türü olduğudur. Çünkü partnerlerden biri aslında her zaman yoğun duygular beslemektedir ve içinde bir umutla rolünü oynamaya devam eder.

Yedek insan... Elizabethtown'ın vuran diyaloğu buydu benim için. Tabii Claire'in (Kirsten Dunst) "I'm impossible to forget, but I'm hard to remember" repliğine de hakkını veriyorum.

Bazılarımız yedek insanlarız bu hayatta. Bizi hayatına alan insanların ek tercihleriyiz. Büyük olasılıkla onlar da bizim ek tercihlerimiz zaten. Birbirimizi asla dolduramayacağımız başka insanların yerine koyuyoruz. Bizim asil ve asıl tercihlerimiz de belki başkalarının yedekleri, belki onlar da kendi asil adaylarına ulaşamamışlar ve hayatlarına yedekleri almışlar.

Asillerimiz ve yedeklerimiz insan olmak zorunda bile değil. Ulaşamadığımız majör hedeflerimizin yerine minör muadillerini koyuyoruz. Yönetmen olmayı isteyip dvd arşivi yapıyoruz, metal grubu kurmak isteyip mp3'e boğuluyoruz, dünyayı gezmek isteyip national geographic aboneliğine başvuruyoruz.

Farkında bile değiliz hayatımızdaki yedek insanların, hedeflerin. Aslında farkındayız belki de kendimize itiraf edemiyoruz. Ne kadar çok yedek hayal varsa hayatımızda, o kadar çok hayalkırıklığı var demek geçmişimizde. O kadar çok yenilmişiz, hatta mücadele etmemişiz, kendimizi yetersiz hissetmişiz, cesaretimiz kırılmış. Birinin hayatında yedek olabileceğini düşünmek daha fena, aslında tam kapasiteyle sevilmiyoruz, asil üyenin bir göz kırpışıyla dağılacak bir hayatı paylaşıyoruz, çok sevsek de tamamlanmış hissedemiyoruz çünkü tamamlayamadığımızı hissediyoruz önce. Özgüveni yerle bir eden travmaları yanında getiriyor yedeklerle ve yedeklikle yüzleşmek. Kendimizle yaşamayı zorlaştırıyor.

Elizabethtown;
Drew Baylor (Orlando Bloom): You know, there is nothing greater than deciding in your life that things maybe really are black and white! And this guy Ben, who clearly takes you for granted, who serially takes advantage of you, is bad! And what I'm saying is good! See what I mean? You shouldn't be the substitute for anybody. This guy should be right here, right now, doing this...

... ve Claire'i öper...

Barış Manço, 2 Ocak 1943 - 1 Şubat 1999

Simsiyah gecenin koynundayım, yapayalnız...

Ne yorum yapılır, ne kritik. Sonsuz saygı ve sevgiyle anılır sadece...

26 Ocak 2008 Cumartesi

Tenacious D - Jack Black...

Classico... Birkaç gündür Krock'da (94.5) çalıyorlar... Aha bu da videosu... Allah gariban blogçusunu sevindirmek için Youtube'unu kaybettirip yeniden buldururmuş...

Old Boy... Takip şart

From Tsuchiya Garon & Minegishi Nobuaki

Önceki...

24 Ocak 2008 Perşembe

When Harry Met Sally...

Evet, seyretmeyen cinsler için...


21 Ocak 2008 Pazartesi

Tespit: Mojiton arkandan ağlar...

Film karesi (Match Point, Woody Allen)... Tenis maçından çıkmış iki İngiliz aristokratı sıcak güneşin altında şezlonglarına uzanırlar ve uşağın getirdiği limonlu-naneli-buzlu sıvıyı yudumlamaya başlarlar. Olaydaki özendiriciliği geçiyorum. Daha üçüncü yudumu içmişlerdir ki biri akşamki partiye hazırlanmak için kalkması gerektiğini söyler ve kadehi yanındaki sehpaya bırakır...

...Durup düşünme anı...

Bu sahnede bize çok aykırı birşeyler var. Sehpada bırakılan kadehi görünce içim cız etti. Adam kalkmadan önce son bir yudum alayım hatta hafifçe iri bir yudum olsun bu aldığım gibi birşeyi hiç aklına getirmedi. Yabana gitti bir bardak mojito...

Bir Türk olsaydı olay yerinde, dur şunu bitireyim de kalkayım, ah dibinde limon kaldı, onu da iki parmağımla çıkarmak suretiyle dişleyeyim, bir parça buzu da ağzıma atayım, biraz emeyim biraz katır kutur çiğneyeyim demez miydi?

Aç gözlü sayılmayız değil mi, ya da doğuştan aristokrat Türkleri de bu genellemenin dışında tutmak gerekir mi, hepimiz benzer annelerle mi yetiştik, tükettiğimiz herşeyin maliyetiyle ilgili bilgilendirilerek mi büyüdük, her lokmamızda Afrikalı açları mı düşünüyoruz, dindar olsak da olmasak da israfın günah olduğu bilinç altımıza mı kazındı, hepsi bir arada mı?

Katı sıvı farketmeksizin tabakta bardakta bıraktığımız herşey arkamızdan hüngür hüngür ağlıyorsa bunun sebebi ne? Tüketilmek tabaktaki şeyin hedefi mi? Yarım bırakınca lezzetsiz olduğunu mu düşünüyor? Lezzetsizse bu onun suçu mu? Aşçının hiç günahı yok mu? Ağlayan bir pırasayı kim yemek ister, ağlayabiliyorsa canlı değil midir, çiğnenip mide asitlerimizin içine düşünce çığlıklar atmaz mı? Pilav bir karakter midir yoksa onlarca pirinç tanesi koro halinde mi ağlar?

Asıl soru, çocukken benimle aynı lafları duymuş herkesin tedaviye ihtiyacı var mıdır?

14 Ocak 2008 Pazartesi

U2 - Wave of Sorrow (Hüzün Dalgası)

Hüzün...

Soru: Hangi göze gözlük takılmaz.

Cevap: Çekmece gözüne... Ha ha ha(kesik kesik) Format bu...Bir radyo programı söz konusu olan. Çok radyo dinliyorum bu aralar, güzel geliyor, eskiye dönüş gibi birşey.

Soru: Takvim yaprakları neden hüzünlüdür?

Cevap: Milyon tane çıkar, hepsi de üç aşağı beş yukarı aynı anlama gelir. Ama bu soru insanda komik veya zeki bir cevap verme isteği uyandırmıyor. Basit gözlük sorusundaki gibi hin şeyler düşünmeye yönlendirmiyor. Çünkü içinde hüzün geçiyor...

Hüzün (isim, Arapça): Gönül üzgünlüğü, gam, keder, sıkıntı.
"Bereket versin bu hüzün uzun sürmez, çabuk dağılır ve kızcağız bir müddet sonra o daimi mağrur halini alıverirdi"- H.Taner. (Güncel Türkçe Sözlük, TDK)

Hüzün... İfade ettiği şeye uygun bir tını mı yaratmak istemişler, yoksa anlamı yüzünden tınısına inemiyor muyuz bilmiyorum. Ama sözcüğü geçtim, ses olarak çok güzel, hiç bilmediğim bir dile de ait olsa üzerimde yaratacağı etki aynıymış gibi geliyor...

Hüzün... Kutsal bir ruh hali, hüzünlenmek de güzel, hüzünlü birini seyretmek de... Sadistçe birşey değil bu, hüzünlü insan en insan ve en kendi haliyle orada duruyor karşınızda. Üzgün gibi birşey değil, teselli etmeniz gerekmiyor, hüznünü yaşamalı o, siz de ortak olmalısınız belki. Ama çaktırmadan, hüzün yalnız çünkü...

Hüzünlü kızlar çekici geliyor bu yüzden. Trajedi yerine hüzün duygusunu veren filmler iz bırakıyor, hüzünlü şarkılar sigara yaktırıyor, hüznü yazabilenler okutuyor, hüzünlü gözler içine düşürüyor, hüzünlü sesler içimizi titretiyor. Hüzün hafife alınmıyor, görmezden gelinmiyor, saygısızlıkla karşılaşmıyor. Öyle bir elektrik yayıyor ki, en duyarsız insanlar bile karşısında duruşlarını gözden geçiriyor.

Hüzün çekirdek ruh hallerinden hiç birine benzemiyor, bütün canlılar korkuyor, acıkıyor, azıyor, öfkeleniyor hatta üzülüyor ama hüzünlenmiyor...

Ama bu hüznü, toplumsal duyguların içine de itemiyor. Utanç gibi, gurur gibi öğretilen duygulardan da değil. Tamamen özümüze ve tamamen bize ait.

Hüznün keyfini çıkarın...


How many loved your moments of glad grace,
And loved your beauty with love false or true,
But one man loved the pilgrim soul in you,
And loved the sorrows of your changing face
W.B. Yeats

Kim bilir kaç kişi senin zarif hallerini sevdi
Kaç kişi güzelliğini sevdi
Belki gerçek aşkla; belki değil

Ama bir tek kişi seni sevdi.
Bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi.