30 Ocak 2008 Çarşamba

Yedek...ve Crowe Sineması


Bir arkadaşım Elizabethtown'ı hatırlattı bugün (filmin resmi sitesi, arka planda OST var). Tür olarak sıvışık bulduğum ama nerdeyse bütün örneklerini seyrettiğim romantik komedilerin yeni sayılabileceklerinden.

Singles gibi benim kuşağımın çarpıcı filmlerinden birinin (Mother Love Bone, oduncu gömlek, grunge günleri), ayrıca Jerry Maguire'ın ve tabii ki Vanilla Sky'ın (Amenabar'ın Abre Los Ojos'u, Amerikan çevrimi) yönetmeni Cameron Crowe'un son filmi, yönetmenin saydığım bütün filmlerindeki gibi hayata ve ilişkilere dair mükemmel diyaloglar sunuyor bize. Filmografiye şöyle bir bakınca farkettim aslında, insanı kendi hayatını ve ilişkilerini gözden geçirmeye yöneltiyor Crowe.

Örnekler :

Singles'dan, kız arkadaşının hamile olduğunu öğrenen ve evlenme teklifini saçma sapan bir şekilde beceremeyen Steve, Linda'nın telesekretere şu konuşmayı yapar...

Steve: Linda, uh, it's me. I had to call you. It's about midnight. I was just having many beers. And, uh, I just wanted to say what i should have said at the dock. I fucking chickened out when I acted casual, like mr. casual. I should have said it. You...belong...with...me! We belong together. and what really pisses me off is that, now that we're really talking, you thought I proposed to you only because you were pregnant. What's that about! I mean...Hey, this is not the bathroom! And you know maybe if i had said some of these things at the dock it would have made a difference because, but i think we made a big mistake because, we had good times and we had bad times, but we had times. And I would like to start over. I would like to be new to you. I want to be new to you. I want to be mr. new. So call me back if you want to. but this is the last time I'll call. and, if you really needed to know how i feel, how i really feel, that's how i feel. i love you. and that's something you should know, so i won't bother you again. so, good night. and good bye. and call me back. Good bye...

Zordur birşeyi söylemeye mecbur görünürken söylediğin şeyi gerçekten istediğin için söylediğini ispat etmek...

Jerry Maguire'dan, Cuba Gooding Jr.ın çıplak olduğu, "Show me the money" sahnesini (ki cümle sahibine Oscar getirmiştir) hatırlamayanınız yoktur herhalde. Ama benim cümlem Dorothy (Renée Zellweger) ve Jerry (Tom Cruise) arasındaki şu diyalogta saklı.

Jerry: What do you want from me? My soul?
Dorothy: Why not? I deserve that much.
Jerry: This is going to change everything.
Dorothy: Promise?
Jerry: I won't let you get rid of me.
Jerry: I love you. You... you complete me. And I just...
Dorothy: Shut up, just shut up. You had me at "hello".

Hayatınız boyunca yarım hissetmek... ve sonunda bir bütün...

Vanilla Sky'dan "Fuck Buddy" diyaloğu da çok güzeldir. Çok yazdığım ve aslında yazmak istediğim şeyin yanına bile yaklaşamadığım için onu geçiyorum şimdilik. Özetle, cinsel paylaşım temeline oturmuş bir arkadaşlığın kritiğidir. Tez "Fuck Buddy"nin yalan bir ilişki türü olduğudur. Çünkü partnerlerden biri aslında her zaman yoğun duygular beslemektedir ve içinde bir umutla rolünü oynamaya devam eder.

Yedek insan... Elizabethtown'ın vuran diyaloğu buydu benim için. Tabii Claire'in (Kirsten Dunst) "I'm impossible to forget, but I'm hard to remember" repliğine de hakkını veriyorum.

Bazılarımız yedek insanlarız bu hayatta. Bizi hayatına alan insanların ek tercihleriyiz. Büyük olasılıkla onlar da bizim ek tercihlerimiz zaten. Birbirimizi asla dolduramayacağımız başka insanların yerine koyuyoruz. Bizim asil ve asıl tercihlerimiz de belki başkalarının yedekleri, belki onlar da kendi asil adaylarına ulaşamamışlar ve hayatlarına yedekleri almışlar.

Asillerimiz ve yedeklerimiz insan olmak zorunda bile değil. Ulaşamadığımız majör hedeflerimizin yerine minör muadillerini koyuyoruz. Yönetmen olmayı isteyip dvd arşivi yapıyoruz, metal grubu kurmak isteyip mp3'e boğuluyoruz, dünyayı gezmek isteyip national geographic aboneliğine başvuruyoruz.

Farkında bile değiliz hayatımızdaki yedek insanların, hedeflerin. Aslında farkındayız belki de kendimize itiraf edemiyoruz. Ne kadar çok yedek hayal varsa hayatımızda, o kadar çok hayalkırıklığı var demek geçmişimizde. O kadar çok yenilmişiz, hatta mücadele etmemişiz, kendimizi yetersiz hissetmişiz, cesaretimiz kırılmış. Birinin hayatında yedek olabileceğini düşünmek daha fena, aslında tam kapasiteyle sevilmiyoruz, asil üyenin bir göz kırpışıyla dağılacak bir hayatı paylaşıyoruz, çok sevsek de tamamlanmış hissedemiyoruz çünkü tamamlayamadığımızı hissediyoruz önce. Özgüveni yerle bir eden travmaları yanında getiriyor yedeklerle ve yedeklikle yüzleşmek. Kendimizle yaşamayı zorlaştırıyor.

Elizabethtown;
Drew Baylor (Orlando Bloom): You know, there is nothing greater than deciding in your life that things maybe really are black and white! And this guy Ben, who clearly takes you for granted, who serially takes advantage of you, is bad! And what I'm saying is good! See what I mean? You shouldn't be the substitute for anybody. This guy should be right here, right now, doing this...

... ve Claire'i öper...

Barış Manço, 2 Ocak 1943 - 1 Şubat 1999

Simsiyah gecenin koynundayım, yapayalnız...

Ne yorum yapılır, ne kritik. Sonsuz saygı ve sevgiyle anılır sadece...

26 Ocak 2008 Cumartesi

Tenacious D - Jack Black...

Classico... Birkaç gündür Krock'da (94.5) çalıyorlar... Aha bu da videosu... Allah gariban blogçusunu sevindirmek için Youtube'unu kaybettirip yeniden buldururmuş...

Old Boy... Takip şart

From Tsuchiya Garon & Minegishi Nobuaki

Önceki...

24 Ocak 2008 Perşembe

When Harry Met Sally...

Evet, seyretmeyen cinsler için...


21 Ocak 2008 Pazartesi

Tespit: Mojiton arkandan ağlar...

Film karesi (Match Point, Woody Allen)... Tenis maçından çıkmış iki İngiliz aristokratı sıcak güneşin altında şezlonglarına uzanırlar ve uşağın getirdiği limonlu-naneli-buzlu sıvıyı yudumlamaya başlarlar. Olaydaki özendiriciliği geçiyorum. Daha üçüncü yudumu içmişlerdir ki biri akşamki partiye hazırlanmak için kalkması gerektiğini söyler ve kadehi yanındaki sehpaya bırakır...

...Durup düşünme anı...

Bu sahnede bize çok aykırı birşeyler var. Sehpada bırakılan kadehi görünce içim cız etti. Adam kalkmadan önce son bir yudum alayım hatta hafifçe iri bir yudum olsun bu aldığım gibi birşeyi hiç aklına getirmedi. Yabana gitti bir bardak mojito...

Bir Türk olsaydı olay yerinde, dur şunu bitireyim de kalkayım, ah dibinde limon kaldı, onu da iki parmağımla çıkarmak suretiyle dişleyeyim, bir parça buzu da ağzıma atayım, biraz emeyim biraz katır kutur çiğneyeyim demez miydi?

Aç gözlü sayılmayız değil mi, ya da doğuştan aristokrat Türkleri de bu genellemenin dışında tutmak gerekir mi, hepimiz benzer annelerle mi yetiştik, tükettiğimiz herşeyin maliyetiyle ilgili bilgilendirilerek mi büyüdük, her lokmamızda Afrikalı açları mı düşünüyoruz, dindar olsak da olmasak da israfın günah olduğu bilinç altımıza mı kazındı, hepsi bir arada mı?

Katı sıvı farketmeksizin tabakta bardakta bıraktığımız herşey arkamızdan hüngür hüngür ağlıyorsa bunun sebebi ne? Tüketilmek tabaktaki şeyin hedefi mi? Yarım bırakınca lezzetsiz olduğunu mu düşünüyor? Lezzetsizse bu onun suçu mu? Aşçının hiç günahı yok mu? Ağlayan bir pırasayı kim yemek ister, ağlayabiliyorsa canlı değil midir, çiğnenip mide asitlerimizin içine düşünce çığlıklar atmaz mı? Pilav bir karakter midir yoksa onlarca pirinç tanesi koro halinde mi ağlar?

Asıl soru, çocukken benimle aynı lafları duymuş herkesin tedaviye ihtiyacı var mıdır?

14 Ocak 2008 Pazartesi

U2 - Wave of Sorrow (Hüzün Dalgası)

Hüzün...

Soru: Hangi göze gözlük takılmaz.

Cevap: Çekmece gözüne... Ha ha ha(kesik kesik) Format bu...Bir radyo programı söz konusu olan. Çok radyo dinliyorum bu aralar, güzel geliyor, eskiye dönüş gibi birşey.

Soru: Takvim yaprakları neden hüzünlüdür?

Cevap: Milyon tane çıkar, hepsi de üç aşağı beş yukarı aynı anlama gelir. Ama bu soru insanda komik veya zeki bir cevap verme isteği uyandırmıyor. Basit gözlük sorusundaki gibi hin şeyler düşünmeye yönlendirmiyor. Çünkü içinde hüzün geçiyor...

Hüzün (isim, Arapça): Gönül üzgünlüğü, gam, keder, sıkıntı.
"Bereket versin bu hüzün uzun sürmez, çabuk dağılır ve kızcağız bir müddet sonra o daimi mağrur halini alıverirdi"- H.Taner. (Güncel Türkçe Sözlük, TDK)

Hüzün... İfade ettiği şeye uygun bir tını mı yaratmak istemişler, yoksa anlamı yüzünden tınısına inemiyor muyuz bilmiyorum. Ama sözcüğü geçtim, ses olarak çok güzel, hiç bilmediğim bir dile de ait olsa üzerimde yaratacağı etki aynıymış gibi geliyor...

Hüzün... Kutsal bir ruh hali, hüzünlenmek de güzel, hüzünlü birini seyretmek de... Sadistçe birşey değil bu, hüzünlü insan en insan ve en kendi haliyle orada duruyor karşınızda. Üzgün gibi birşey değil, teselli etmeniz gerekmiyor, hüznünü yaşamalı o, siz de ortak olmalısınız belki. Ama çaktırmadan, hüzün yalnız çünkü...

Hüzünlü kızlar çekici geliyor bu yüzden. Trajedi yerine hüzün duygusunu veren filmler iz bırakıyor, hüzünlü şarkılar sigara yaktırıyor, hüznü yazabilenler okutuyor, hüzünlü gözler içine düşürüyor, hüzünlü sesler içimizi titretiyor. Hüzün hafife alınmıyor, görmezden gelinmiyor, saygısızlıkla karşılaşmıyor. Öyle bir elektrik yayıyor ki, en duyarsız insanlar bile karşısında duruşlarını gözden geçiriyor.

Hüzün çekirdek ruh hallerinden hiç birine benzemiyor, bütün canlılar korkuyor, acıkıyor, azıyor, öfkeleniyor hatta üzülüyor ama hüzünlenmiyor...

Ama bu hüznü, toplumsal duyguların içine de itemiyor. Utanç gibi, gurur gibi öğretilen duygulardan da değil. Tamamen özümüze ve tamamen bize ait.

Hüznün keyfini çıkarın...


How many loved your moments of glad grace,
And loved your beauty with love false or true,
But one man loved the pilgrim soul in you,
And loved the sorrows of your changing face
W.B. Yeats

Kim bilir kaç kişi senin zarif hallerini sevdi
Kaç kişi güzelliğini sevdi
Belki gerçek aşkla; belki değil

Ama bir tek kişi seni sevdi.
Bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi.